Viyana Serisi 4: Müzeler ve Sanat

Sevgili Okuyucularımız,

Viyana sadece mimarisi ile değil,  sanat ve müzik tarihi ile ayrı bir yere sahip. Saraylardan, operalardan sonra şimdi rotamızı müzelere çeviriyoruz çünkü Viyana’nın gerçek karakteri biraz da müzelerinde saklı. İlk kez Kunsthistorisches Museum’un önüne çıktığımda açıkçası birkaç saniye sadece binaya baktım. Mimari güzelliği ve tarih kokan kapıları ile ne vaat ettiğini anlatıyordu.

Merdivenler büyük, tavanlar yüksek ve ferah, altın detaylar göz alıcı. Habsburgların genel problemi biraz buydu sanırım, hiçbir şey küçük kalamıyordu. Müzenin içine girince bunun nedenini anlıyorsunuz. Bruegel, Caravaggio, Raphael, Vermeer… Avrupa’nın en büyük sanatçılarını toplamışlar. Garip bir şekilde bir süre sonra tabloları değil binanın kendisini izlemeye başlıyorsunuz.

En çok konuşulan eserlerden biri Bruegel’in Babil Kulesi. İlk bakınca sadece büyük bir kule gibi geliyor ama rehberler anlatmaya başlayınca olay değişiyor. İnsanların fazla büyüme hırsını anlatıyor diyorlar. Açıkçası insan istemsizce Habsburglara dönüp tekrar bakıyor. Belvedere Sarayı ise tamamen başka bir enerji taşıyor. Bahçesi bile fazla kusursuz. Ağaçlar bile biz düzenliyiz diye bağırıyor resmen. Gustav Klimt’in meşhur Öpücük tablosu var. Sosyal medyada sürekli gördüğümüz o altın tablo. Yakından görünce insanı şaşırtıyor çünkü beklediğimden daha küçük ama etkisi çok büyük. Altın detaylar ışık değiştikçe hareket ediyor gibi görünüyor.

Klimt’in eserlerinde garip bir huzursuzluk var. Dışarıdan çok güzel ama içeride bir şeyler çatlıyor hissi. O dönem de Viyana tam olarak böyleymiş. Freud bilinçaltını konuşuyor, genç sanatçılar eski kuralları reddediyor, imparatorluk hala güçlü görünmeye çalışıyor ama alttan alta çözülüyor.

Leopold Museum’da ise atmosfer tamamen değişiyor. Egon Schiele’nin tabloları insanı rahatsız ediyor. İncecik eller, yorgun yüzler, kırılmış gibi duran bedenler… İlk başta neden bu kadar ünlü olduğunu anlamıyorsunuz sonra fark ediyorsunuz çünkü herkesten farklı olarak insanları kusursuz çizmeye çalışmamış. Viyana’nın altın çağında herkes güzel görünmeye uğraşırken o insanın bozulmuş tarafını resmetmiş. MuseumsQuartier ise beni en çok şaşırtan yerlerden biri oldu. Çünkü bugün gençlerin yere oturup kahve içtiği o modern alan eskiden imparatorluk at ahırlarıymış. Şimdi ise sanat öğrencileri, tasarımcılar, müzisyenler dolu. Bir tarafta klasik müzeler var diğer tarafta dijital sanat sergileri. Viyana’nın eskiyle yeniyi aynı anda yaşatabilmesi gerçekten enteresan.

Küçük Bir Kahve Molası

Müze gezdikten sonra kahve molası şart oluyor. Café Demel’e girince insan biraz zaman kayması yaşıyor. Yüksek tavanlar, gazetelikler, beyaz önlüklü garsonlar… MuseumsQuartier tarafındaki kafeler ise tam tersi. Daha genç, daha hareketli. Bir masada çizim yapan biri, diğerinde laptop başında çalışan bir öğrenci görüyorsunuz. Viyana’nın iki farklı yüzü gibi.

Sonsöz

Viyana’da müzeler sadece sanat eserlerini sergilemiyor. Bir imparatorluğun kendini nasıl görmek istediğini anlatıyor. Ne kadar güçlü ve büyük görünmek istediğini…

Hukuki Uyarı

Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır ve hiçbir şekilde yatırım, hukuki veya mesleki tavsiye niteliği taşımaz. Yazıda geçen marka isimleri ilgili şirketlerin tescilli markalarıdır ve yalnızca açıklayıcı amaçlarla kullanılmıştır. Herhangi bir ortaklık, sponsorluk, reklam veya ticari ilişki bulunmamaktadır. İçerik tarafımca oluşturulmuş olup, yazılı izin olmaksızın ticari amaçlı kullanılamaz. Harici linkler yalnızca bilgilendirme içindir ve bu sitelerin içeriğinden sorumlu değiliz.

Görseller yapay zeka ile oluşturulmuş olup yalnızca içeriği destekleme amaçlıdır.

Sırada Ne Var?

Viyana serisini Viyana mutfağı ve kahve kültürü ile kapatacağız.

#ViyanaSerisi #Belvedere #Klimt #MuseumsQuartier #KunsthistorischesMuseum #ViennaCulture #SanatVeTarih #TravelVienna #AvusturyaGezi #KültürTuru #ViennaArt #ViyanaGünlükleri #reklamdeğil

Yorum bırakın

Güncel Kal

Yeni haberleri keşfet!

Seyahat Son Yazılar

Bir sorun oluştu. Lütfen sayfayı yenileyin ve/veya tekrar deneyin.